12 Mayıs 2008 Pazartesi

Zamanı iyi kullanma yolları:

Zamanı iyi kullanma yolları:


* Çalışmaya zaman ayır, ödülü başarıdır.

* Düşünmeye zaman ayır, gücün kaynağıdır.

* Oynamaya zaman ayır, ebedi gençliğin sırrıdır.

* Okumaya zaman ayır, bilgeliğin temelidir.

* Dost olmaya zaman ayır, mutluluğa giden yoldur.

* Hayal etmeye zaman ayır, yüksek gayelere bağlanma yoludur.

* Sevmeye ve sevilmeye zaman ayır, Tanrıların ayrıcalığıdır.

* Gülmeye zaman ayır, Tanrıların ayrıcalığıdır.

Zaman ve Çocuk



Nefis bir hikaye.....Okurken içimde bir şeylerhissettim..Bazı zamanlar bunları yapmıyor degiliz hani. Bence insan oncekendini sevmeli ki etrafına da işik versin, sevgi versin..


Uykusunun baldan tatlı olduğu sabahlarda, meleköpüşlerle uyandırılmaz olur.

Anne bağırır: "Çabuk ol, servisi kaçıracaksın!"
Baba kükrer: "Ne yatmasını biliyorsun, nekalkmasını!"

Sabahları günesin doğuşunu bilmez çocuk. Hiçaydınlanmadan kalkar içi. Taze bir sabah, bayat bir günün devamıdır çok zaman. Hersabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarınınannesinde, kendi annesinin hasretini çeker gün boyu. Sabahın köründe "benimannem ne zaman gelecek"
diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi. Aksam ne uzundur. Yuva nice gürültülü. Sevgilerini konuşurlarefkarlı saatlerde.
"Benim babam beni çok seviyor."
"Hayır, benim babam beni daha çok seviyor."
"Hadi oradan, beni hem babam hem annem daha çokseviyor."

Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse,sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilenolmaktır tutkuları.
Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatini yapmayakoyulurlar.

Pazartesileri hep böyle geçer. Herkes kendi babasınınen sevgili baba olduğunu ispat etmeye çalışır. Öteki çocuklar yenisevgi ispatlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar. Başkalarının babasıçocuklarını daha çok mu seviyordur acaba? O reklam gelir aklına. Kahrolasıreklam.

"Evinizi seviyorsunuz, arabanızı seviyorsunuz... Benisevmiyor musunuz?"

İnanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğagazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunuanlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler.Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı.Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması.Uyanamaması. En sevilen çocuk olmak yarışması, bilseniz ne kadar zor diyebilsebir gün, her şey ne kadar kolay olacak. Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyununmağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi karanlık birkuyu olmazdı o zaman.
Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi anne babaolduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları birsıra "beni anneannem çok sever" diye bağırıverdi.

xxxx xxxx xxxxxx

"Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?"

"Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum."

Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu.Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Her şey erteleniyordu telefon vearaba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisinehiç yer kalmıyordu.
Nerelere gitsindi? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktantencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti.

"Sana yardim edeyim mi?" dedi en sevimli halinitakınarak. Annesi manalı manalı baktı.
"Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninleuğraşmayayım. Çok yorgunum zaten."

Yorgunluk nasıl bir şeydi. Bazen elinde oyuncağıylauykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır "Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kollarısarsın seni" diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diyeannesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykularadalarsın. Anneannem öyle söylüyor."

"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın.Yorgunluktan ölüyorum."

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgunolduğumdan. Böyle yorgun yorgunken...

"Anneciğim sen yorulma diye..."
"Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işleryetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz."
"Hani siz yoruluyorsunuz ya..."
"Eeee...."
"Ben de oynamaktan yoruluyorum."
"Ne yapayım?"
"Bilmem..."

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler,yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden. Annesi öfkeylesöylenmeye başladı.

"Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları elyordamı. Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasınınışığında deli tavsan masalını anlatısını. Deli tavşanın duvardaki aksinigetirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaretparmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı.

"bak deli tavsan" diyerek parmaklarını oynattı. Yoldangecen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğinehür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü.Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşçakanepeden aşağı sarktı.
Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiçkonuşmadığını akli etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnınadoğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktıiğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korkaküçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına;

"İşin bitince beni sever misin anne?" dedi.

Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakaraksabaha kadar ağladı...

Zamanın Değeri

"Farz edin ki her sabah hesabınıza 86400 Amerikan Doları kredi veren bir bankanız var, ama bir günden diğerine hiç bakiye devretmiyor. Tutarı ne olursa olsun, kullanmadığınız bakiyemiktarı her akşam iptal ediliyor. Böyle bir durumda ne yapardınız? Tabii ki son kuruşuna kadar çekerdiniz!!!! Aslında, hepimizin böyle bir bankası var. Adı: ZAMAN
Her sabah ise, iyi şeylere yatırım yapmadığınız kısmını silip, hesabınıza zarar kaydediyor. Hiç devretmiyor. Kredimiktarından bir kuruş fazla kullandırmıyor. Her gün size yeni bir hesapaçıyor. Her akşam günün bakiyesini yakıyor. Eğer günlük depozitolarınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir. Geriye dönüş yok. Yarından avans çekmek yok. Bugünü, bugünkü depozitonuzla yaşamalısınız. Ona yatırım yapın ki, size sağlık, mutluluk ve başarı olarak
geri dönsün. Zaman akıp gidiyor gününüzü gün etmeye bakın!

BİR SENE'nin değerini anlayabilmek için sınıfta kalan bir öğrenciye sorun.
BİR AY'ın değerini anlayabilmek için, premature bir bebeği dünyaya getiren anneye sorun.

BİR HAFTA'nın değerini anlayabilmek için, haftalık derginin editörüne sorun.

BİR DAKİKA'nın değerini anlayabilmek için, treni henüz kaçırmış bir kişiye sorun.

BİR SANİYE'nin değerini anlayabilmek için, bir kazayı kıl payı atlatmış bir kişiye sorun.
BİR MİLİSANİYE'nin değerini anlayabilmek için,olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan kişiye sorun.
Sahip olduğunuz her anı değerlendirin. Daha fazla değer verin, çünkü onu çok özel biriyle, zamanını harcamaya değecek kadar özel biriyle paylaştınız.
Şunu unutmayın ki zaman hiç kimseyi beklemez.
Dün artık mazi oldu. Yarın ise muamma. Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır.

Zeki-Aptal

*zeki erkek + zeki kadin = romantizm
*zeki erkek + aptal kadin = hamilelik
*aptal erkek + zeki kadin = iliski
*aptal erkek + aptal kadin = evlilik


*zeki patron + zeki isci = kar
*zeki patron + aptal isci = üretim
*aptal patron + zeki isci = terfi
*aptal patron + aptal isci = fazla mesai

Zor İnsanla İletişim

Zor İnsanla İletişim

Günlük yaşam, çoğu zaman, insanlar arası iletişim çatışmaları ve
anlaşmazlıklarla doludur. Örneğin, kahvaltı masasında eşinizle bir konu
üzerinde tartışmaktasınızdır. Siz yeni bir girişim yapmanın zamanı geldiğine inanıyorken ; eşiniz "Hiç de öyle değil! Biliyorsun ki, şu anda ona ayırabilecek kadar paramız yok" demektedir.

İşyerinize gelmişsinizdir. O gün için tasarladığınız yeni şeyler vardır.
Düşüncelerinizi çevrenizdekilerle paylaşmak istersiniz. O sırada birisi:
"Buna benzer bir şeyi daha önce de denemiştik. Biliyorsunuz yürümedi..." diyip çıkıverir işin içinden.

Öğle aralığında, daha önce almış olduğunuz, fakat kısa sürede bozulan bir
aygıtı değiştirmek istersiniz. Karşınızdakiler paranızı geri ödemeye yanaşmazlar, ya da bozuk aygıtı değiştirmek istemezler. "Neden böyle davranıyorsunuz?" diye sorarsanız; yanıtları hazırdı: "Bu mağazamızın prensibidir. Tersine hareket edemeyiz".

Akşama doğru, tam işyerinizden ayrılmak üzeresinizdir, hiç de görmek
istemediğiniz birisi karşınıza dikiliverir. Sırıtkan bir yüzle her zamanki
gibi, sizden aynı isteklerde bulunmaktadır. Ondanda kurtulur, arabanızla evinizin yolunu tutarsınız; bu kez de, farkında olmadan kırmızı ışığı geçtiğiniz için, yolun kenarına çekilip trafik polisine hesap vermek zorunda kalırsınız.

Kuşkusuz, bu tür tersliklerin hepsi aynı gün içinde başımıza gelmez. Ama,
benzer olaylarla karşılaşmak mümkündür. Yaşamımız boyunca edindiğimiz kişiler arası deneyimler yukarıda sayılan iletişim sorunlarını çözmemize yardımcı olur.

Bazı durumlarda ise, deneyimlerimiz ne kadar yeterli olursa olsun,
kurduğumuz diyaloglar olumlu sonuç vermezler. Başarısızlıkla biten böyle diyalogların sonunda sıkıntımız, öfkemiz, çaresizliğimiz, bir kat daha artabilir.

İletişim kurmakta güçlük çeken insanlar için, uzmanlar: "Zor İnsanlar"
deyimini kullanıyorlar. Zor insanlar, toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı tanımlanmakla birlikte, temelde birbirlerine benzer davranışlar sergilerler. "Dediğim dedik, çaldığım düdük!" diyen cinstendirler adeta. İnatçı, hırslı, kaprisli ve kendini beğenmiş kimselerdir.

Böyle insanlarla nasıl bir iletişim kurulmalı dersiniz? Ya da, sizinle
diyaloga girmeyi ta baştan beri istemeyen bu zor şahısları sağlıklı bir iletişim kurmak üzere karşınıza nasıl oturtabilirsiniz? Bu tür durumlar, sıradan iletişim becerilerinden fazlasını gerektirir doğal olarak.

HASIMLIKTAN AMAÇ ORTKLIĞINA


"Kapışmak için iki kişi, karışık bir durumun düğümünü çözebilmek için
yalnızca bir kişi gereklidir" diyor bir iletişim uzmanı; Ardından şunu ekliyor : "En zor probleminizi çözüme ulaştırmak sizin elinizdedir" Yani, zor durumun çözümü için önce kendimiz uzlaşma niyetinde olmalıyız. Sonra, karşımızdaki zor insanı bizim bu niyetimize katılmasını sağlamaya çalışmalıyız. Onunla uzlaşabilirsek, hasımlık kendiliğinden ortadan kalkmaz mı?...

"Zor İnsan" ile iletişim kurabilmenin aşamaları özetle şöyle sıralanıyor:

1.. Balkona çıkmak: Birinci basamak kendi davranışımızı kontrol altına
almaktır. Karşıtımız "Hayır" dediği ya da ummadığınız bir biçimde davrandığı zaman; istediğimizden vazgeçmeye ya da karşı saldırıya geçmeye gerek yoktur. Konuşmayarak ya da tepki vermeyerek zaman kazanabiliriz, bu süre içinde, diyalogun asıl beklenen sonucunu dikkate alarak, sembolik bir şekilde : "Balkona çıkma" sözlerini deneyebiliriz.


2.. Onların tarafına geçmek: Karşıtınız, iletişim sırasında saldırmamızı
beklemektedir ya da direneceğimizi ummaktadır. O halde, biz tam tersini
yapmalıyız. Onu dinlemeliyiz, görüşlerini tanımalıyız, mümkün olabilen
noktalarda uzlaşmaya çalışmalıyız. Karşıtımızın gücünü ve yeteneklerini
tanıyabilmek, onun tarafına geçerek mümkün olabilir.


3.. Reddetmemek, yeniden çerçevelendirmek: Bu aşama, karşıtımızın
düşüncelerini reddetmek yerine, ki bu onu daha uzlaşmaz hale
getirir-dikkatini her iki tarafın beklentilerini tatmine yöneltme dönemidir. Bütün söylediklerini ele alıp problemi çözmek amacıyla tekrar çerçevelendirebiliriz. Örneğin: "Bunun neden böyle olmasını istiyorsun?", "Sen benim yerimde olsaydın ne yapardın?" ya da "Şöyle yapsak nasıl olur?" gibi sorular sorarak, iletişimi engelleyen sorunların isimlerini belirlemeye çalışabiliriz.


4.. Onunla Altın Bir Köprü Kurmak: Kendimizi bu aşamada bir arabulucu gibi düşünebiliriz. Onu da işin içine katarak, düşüncelerini ve beklentilerini
örenip karşılanmamış gereksinimlerini bulup çıkarmaya uğraşabiliriz. Kurduğumuz diyalog sonrasında, onun da kendisi içi bir zafer kazanmış olduğu kanısını uyandırabilirsek o kimseyle aranızda altın bir köprü oluşturduğunuzu düşünebiliriz.


5.. Onu sağ duyusuna getirmek, dize değil! : Bu aşamaya kadar, karşıtımız hala direnmekte ve görüşme yapmadan kazanabileceğini düşünmekte ise, biz yine de sinirlerimize hakim olmaya çalışmalıyız. Bu son aşamada yanlışlıkla güç kullanmaya ya da tehdit etmeye kalkışırsak bilelim ki bunlar geri tepecektir. Eğer onu köşeye sıkıştırırsak bu kez de, başka kaynaklarını harekete geçirerek bize karşı saldırıda bulunabilir. Bu nedenle konuşmayı olumsuz bir biçimde bitirmekten ise, bir sonraki görüşmenin davetiyesini uzatmaya çalışmalıyız. Böylece aramızdaki köprünün açık olduğuna inanacaktır. Görüldüğü gibi "Zor İnsan"la diyalog hiçte kolay değil. Ama önemli amaçlar uğruna bu yol her zaman denenmelidir. Kişileri dize getirmenin ya da "Ya hep, ya hiç!" yasası gereği kenara itmenin değil, ; Her iki tarafında olumlu yönlerinden
yararlanmanın çareleri aranmalıdır.

Dr.Yusuf B. Karaosmanoğlu ©